erciş türkçesi


Ah Le Ana (Su Kenarı Pıtırak)

Ah le ana le ana
Üç bacılar bir ana
Le ana le ana
Ağlarlar yana yana

Su kenarı pıtırak (Le ana le ana)
At minderi oturak (Üç bacılar bir ana)
Sen al beni ben seni (Le ana le ana)
El dilinden kurtulak (Üç bacılar bir ana)

Su kenarı burmalı (Le ana le ana)
Gölgesinde durmalı (Üç bacılar bir ana)
İki yar sevenleri (Le ana le ana)
Hançer ile vurmalı (Üç bacılar bir ana)

***

Kara Yer Kara Yerde (Nesse)

Kara yer kara yerde
Gül biter kara yerde
Verin benim yarimi
Başkası kara yerde

Le le nesi nesine
Kurbanam kız sesine
Hastalandım gelmedin
Geldin son nefesime

Kara taş boyanır mı
Buna can dayanır mı
Nesse’m şirin uykuda
Öpersem yar uyanır mı

Le le nesi nesine
Kurbanam kız sesine
Hastalandım gelmedin
Geldin son nefesime

Çimen yeşil boyanmaz
Seslensem yar uyanmaz
Yar orada ben burda
Buna canlar dayanmaz

Le le nesi nesine
Kurbanam kız sesine
Hastalandım gelmedin
Geldin son nefesime

***

Şengülüm Nanay

Çimende sürü kazlar hop gülüm nanay nanay
Kanatları beyazlar Şengülüm nanay nanay
Kaç gündür görmemişem hop gülüm nanay nanay
Ciğerim ona yanar Şengülüm nanay nanay

Çimen çimen üstüne hop gülüm nanay nanay
Basma çimen üstüne Şengülüm nanay nanay
Yardan bir selam gelmiş hop gülüm nanay nanay
Başım gözüm üstüne Şengülüm nanay nanay

Çimen yeşil gül sarı hop gülüm nanay nanay
Yitirdim nazlı yarı Şengülüm nanay nanay
Yar orada ben burda hop gülüm nanay nanay
Ağlarım zarı zarı Şengülüm nanay nanay

Reklamlar

Kar ve Çocuklar


Kardanadam yapmayı hiç sevmedim ben aslında. Üstelik bizim oralarda pek kardanadam da yapılmaz. Herhalde karın çokluğundandır ya da karı bir oyun aracı olarak yeterli mâsumlukta bulmaz insanlarımız. Hatta çocuklar bile, evet evet çocuklar bile…

Kar kristallerini ilk farkettiğim günü anımsadım şimdi. Okuldan eve dönerken gocuğumun omuz kısmına düşen kar tanelerinin erimesi sırasında kendimce müthiş birşey farkettim. Kar tanesi öyle toparlak, gelişigüzel bir şekle sahip değildi. Acaip örgülü, çizgileri, hatları olan muazzam bir varlıktı. En azından omuzuma düşen kar taneleri böyleydi. ‘O günden sonra karın anlamı benim için değişti’ desem kocaman bir yalan üretmiş olurum. Kristal yapıları da olsa kar bildiğimiz kardı işte. Yani yine cızmamın içine sızıyor, ayağımı ıslatıyor, beni üşütüyor, okul yolumu kapatıyordu.

Bir de kış boyu geçirdiğim onca hastalığın müsebbibi yediğim kardan başka birşey değildi. Kar yemek aslında herkesin doğal hakkı. Amma dikkati elden bırakmamak lâzım, dozunu bir kaçırdı mı yataklara düşmek neymiş, gösterir adama.

Büyüklerin kar yiyişi daha bi güzel. Çünkü onlar alelâde bir şekilde yapmazlar bu işi. Önce karın tazesini, temizini bulmak için bir süre gezinirler. Gezinmek istemeyenler ise bu işi genellikle güvendikleri bir çocuğa yaptırır. (Nenemin kar için beni gönderdiğini hatırlıyorum meselâ) Sonra getirilen kar bir tevşiye doldurulur ve içine pekmez boca edilir. Karın yeni giydiği renk elbisesini tahmin ediyorsunuzdur…. Mümkünse kış güneşinin ısıttığı balkonda oturulup, kaşıklanarak afiyetle yenir.

Eskimolar, karın değişik halleri için 20’den fazla sözcük kullanıyormuş. Biz kaç sözcük kullanıyoruz diye merak ettim.
Şimdi bakalım,

qar: kar, genel anlamda.

şilope: sulu kar, vıcık vıcık hali için…

quri qar: kuru kar, [biraz bana ait bir kavram] yerdeki kar katmanının üst kısmı donmuştur. Kar, üzerinde batmadan yürünülebilinir hale gelmiştir. Özellikle soğuk gecelerdeki kar bu durumdadır.

Şimdilik aklıma gelenler bunlar. Ağustos ayında, hele hele küresel ısınmanın bu denli gündemde olduğu günlerde ancak bu kadar oluyor işte. Neyse, kış günlerine ömrüm yeter de çıkarsam, kar için kullanılan ifâdelere eklemeler yaparım inşallah.

Edip Toprak

Okula geç kaldım değil mi?

çocuklar erciş çocuk uşağlar

mege…
möhrenin dibinde;
yuğularım qalıp,
gülmem qalıp,
rüyalarım qalıp,
uşağlığım qalıp,
üregim qalıp be, üregim qalıp!

bülmemişem
neblüm!
görmemişem…

mege…
men itirmişem;
qırççê daşimi,
arğadaşimi, qardaşimi,
lebbik için cızdığım
cızgılarimi.

bülmemişem
neblüm!
görmemişem…

mege…
yadımnan gidip
“şöbe” diye bağırmam,
toparağan oynamam,
deqqelliğe inaddaşmam,
bulağlara ağzimi dayamam.

bülmemişem
neblüm!
görmemişem…

mege…
yanım yêrvem çürüyüp,
büssürü zeher ağıp cendegime,
dilim çekilip,
qanım içime dolup,
üzüm qara olup,
başıma baba çığıp.

bülmemişem
neblüm!
görmemişem…

 

Edip Toprak

(orjinal fotoğraf: Ali Dağer-Erciş)


{Erciş Türkçesiyle yazılan bu şiiri,
İstanbul Türkçesine çevirecek kalemler aranıyor…
Tamamının olması şart değil!
Kelimesi kelimesine olması şart değil!
Anlam olarak örtüşmesi yeterli…
Haydi, daha bekliyor musun?
}
😛



Emperyalist güçlerin, coğrafyamızda çıkarmaya çalıştığı fitnelere karşı bir cevap…


Börteçine yönümüzde
Düşman durmaz önümüzde
Şan şeref var ünümüzde
Mendeli’den Telafer’e
Selam olsun Türkmenler’e

Bir elimde bayrağım var
Diğerinde orağım var
Bir de kutsal toprağım var
Mendeli’den Telafer’e
Selam olsun Türkmenler’e

Gel beraber çalışalım
Millet için tartışalım
Bu toprağa sarışalm
Mendeli’den Telafer’e
Selam olsun Türkmenler’e

Yer, gök, dağ, taş olsun şahat*
Ölümde biz bulduk hayat
Yurdum için haktır cihad
Mendeli’den Telafer’e
Selam olsun Türkmenler’e

Planlara vurduk düğün
Türkmen aldı hakkın bugün
Asın fener olsun düğün
Mendeli’den Telafer’e
Selam olsun Türkmenler’e

————
*Erciş ve Türkmen Türkçesinde;
şahat: şahit

Eski Erciş Kalesi-Erciş’e Bakış

Kağnı gıcırtısı, at kişnemeleri, çocuk ağlamaları, kuzu melemeleri, kadınların esef dolu yırları… Bugün madavank tepelerinde yankılanan sesler bunlar.

Bir elim çilekeş anamın tendir yanıkları ile dolu, gül desenli, solgun eteğinden tutmuş, bir elim bilmem kaç zaman önce yapılmış o kerti fetire yapışmış gibi. Ağlamak üzere olduğumu anladığım an, fetirden hırs dolu bir ısırık alıyorum. Belki de hıncımı fetirden çıkarıyorum.

Ayaklarımdaki çatlaklar, yüreğimdeki çaresizlik ve ayrılık yaralarından daha az acıtıyor canımı. Bugün herkesin yüzünde bir gariplik var ya da benim gözlerim her yüzü “garip” buluyor.

Kale çöküyor artık, heryerinden su çıkıyor, başımıza yıkılmadan terk edelim, dediler. Biz de terk ediyoruz işte. Ne olmuş yani! Sanki bu ilk göçümüz mü? Sultan Alparslan’ın açtığı kapılardan gelip bu topraklara göç edenlerin çocukları değil miyiz zaten? Hani şu Oğuz boylarının…

Önümde Van Gölü’nün sodalı sularına teslim olmuş Erciş Kalesi, bir yanımda Süphan Dağı… Adı Çelebibağı, adı Erciş, adı Kasımbağı… İşte kale sakinlerinin yeni meskenleri.

Bugün, herşeyi unuttum ben. Yalnız kale diplerinde açan gelincik çiçeklerini, avuç avuç içerken kanamadığım çeşmenin soğuk suyunu, müezzinin asırlık minareye çıkıp okuduğu şu kulaklarımın bir daha duyamadığı ezanı, unutmadım.

Bir de o zamandan kalma şu türkü zaman zaman dilime takılır, içim burkulur. Ama asla ağlayamam. İşte bunlardır bende kalan.

Kalenin bedenleri beden eski beden,
Çevirin gidenleri, ah! Senin derdin neden?




——————————————

Erciş Türkçesinden…
yır: türkü,deyiş
fetir: ekmek çeşidi
kerti: bayat
tendir: tandır

 

Çelebibağı ve kış

Ölmekten korktum…
Yo yooo! Ölmekten korkmamıştım. Okula gidemeyecek olmam beni üzüyordu o kadar işte. Öğretmenin verdiği ödevleri ona teslim edemeyecek olmamdı sorun. Ne demişti öğretmenim:

“Akşam televizyondan radyodan dinlediğiniz haberleri özet olarak yazın.”

Ben de bi dolu haber yazmıştım. İşte şurda çatışma bilmem kaç asker şehit oldu, trafik canavarı yine işbaşındaydı, yollar kan gölü….. Bizim inek doğurdu, aynı annesi gibi sarı tüylü bir buzağı… Ne kadar da sevinmiştim. Sahi neden bunun haberini vermiyorlardı televizyonlar, radyolar… Neden hiç görmediğim bir hayvanat bahçesinde hiç göremiyeceğim bir gergedanın doğumu bir haber oluyordu?

Herkes 5 dese de ben 6 yaşındaydım ve ilkokul birinci sınıf öğrencisi olarak şu zemheri soğuğunda sabahın köründe yoldaydım. Evimiz neden köyün taa bir ucundaydı. Ahh.. dede neden hiç düşünmedin şu Edipcik kış günü okula nasıl gider diye….

Allahım ne kar öyle… Bana eşlik edecek arkadaş da yok. Keşke annemin sözünü dinleyip çıkmasaydım yola. Ne olmuş öğretmen bir buzağımız olduğunu öğrenmeseydi.

Şu cizlavet çizmeler, hiç de ısıtmıyorlar ayağımı. Nenemin ördüğü yün çoraplar da olmasa tümden donacak ayaklarım. Şu kar ne kadar da acımasız yağıyor.

İşte korkuların her türünü yaşadığım ağaçlıklardan geçiriyorum. Köyün en azılı köpekleri burayı mesken tutmuş. Şu karda kaçacak mecalim de yok zaten.

……

Ölmekten korktum….
Yo yooo! Babamın neden anneni dinlemeyip de gittin demesinden, kaşlarını çatmasından korktum.
Yeni bizavımı (buzağı) yazın otlatmaya götüremeyecek olmamdı korkumun nedeni belki de…
……….

Zahar itler gavalıyıp. (Galiba köpekler kovalamış.)

O da edip ki gaça. Sonra saplanıp gara. (Kaçarken kara saplanmış.)

Men bulanda dili ağzi çekilmişti. Biheç düşmüştü. (Bulduğumda konuşacak hali yoktu.)

Belengaz, tez getmesem ölecehdi. (Zavallı,zamanında gitmezsem ölürdü.)

………

Bir sıcak oda, bir köy odası ve şefkatli, acıyan bakışlar altında kendime geldiğimde, daha sonra bana herzaman hatırlatacakları işte o sözü söyledim:

Men mehtebe gej galdım degil? (Okula geç kaldım değil mi?)

tendir


Bir konferans salonunun kulis diyebileceğimiz bir yerinde oturuyorum. 20-25 yaşlarında, Orta Asya Türklerinden olduğu her halinden belli bir genç de gelip karşı tarafıma oturdu. Neyse biraz sonra tanıştık ve bir koyu sohbete başladık. Genç, Türkiye’ye üniversite okumak için gelmiş. Bir yıl boyunca Türkçe öğrenmiş ve şimdi Uluslararası İlişkiler bölümünü okuyor. Benim kelime merakım burda da tuttu ve;

-Siz de “fetir” diye birşey var mı? deyiverdim.

“Fetir” mi? Hımmm… Fetir diye birşey yok ama “petir” diye bir sözcük var, dedi.
Tabi ben durar mıyım?

-Yaa… Peki petir ne demek?

-Petir lezzetli bir ekmektir, dedi.

……….

….

Zaten bu fetire ben kafayı takmıştım. Erciş etrafındaki illerde yaşanlara bile fetiri sor kimse bilmez. Gel binlerce kilometre ötede yaşayan birine sor. Lezzetli bir ekmek desin. Yani sizin anlayacağınız, bizim “fetir” ortaasyada olmuş “petir”. Sonraki konuşmalarımız hep kelimeler üzerine oldu. Ummadığım benzerlikler ortaya çıktıkça ben yeni sorular sormak için daha bi hevesleniyordum.

Mesela, onlar da tıpkı bizim gibi mantara göbelek diyorlardı. Gerçi Azerbaycan Türkleri ile olan dil benzerliğimizi zaten biliyordum. (Bilindiği üzere Erciş’in (Erdiş Kalesi’nin) başkentlik yaptığı Karakoyunlu Devleti, Hazar Deniz’inden Erzurum’a kadar bir bölgeye belli bir dönem hükmetmiştir. Bu dönemde büyük bir Azeri topluluğu bu devletin tebası olmuştur.) Ama Asya’nın göbeğinde yaşayanlarla dil bakımından bu kadar benzeşmemiz beni şaşırtmadı, dersem pek de doğru olmaz.

Dil, bir milletin en önemli yapıtaşıdır ve bir milletin mazisi hakkında bize çok önemli bilgiler verir. Bir dilin unsurlarını paylaşan halklar arasında ortak bir geçmişin, ortak bir kökenin, ortak bir kültürün, ortak bir tarihin…… sözkonusu olması kadar doğal bir şey de yoktur aslında.

Artık adına “Erdiş Türkçe’si” diyebileceğimiz bu dilin, Anadolu’nun değişik yörelerinde konuşulan “ağızlar”la veya taa Kırgızistan’da konuşulan dille ortak taraflarını görmek (ya da bu dillerin özde aynı olduklarını görebilmek) belki Ercişliye kendini tanıma ve “bilme” gayreti verecektir.