Ağustos 2007


Kar ve Çocuklar


Kardanadam yapmayı hiç sevmedim ben aslında. Üstelik bizim oralarda pek kardanadam da yapılmaz. Herhalde karın çokluğundandır ya da karı bir oyun aracı olarak yeterli mâsumlukta bulmaz insanlarımız. Hatta çocuklar bile, evet evet çocuklar bile…

Kar kristallerini ilk farkettiğim günü anımsadım şimdi. Okuldan eve dönerken gocuğumun omuz kısmına düşen kar tanelerinin erimesi sırasında kendimce müthiş birşey farkettim. Kar tanesi öyle toparlak, gelişigüzel bir şekle sahip değildi. Acaip örgülü, çizgileri, hatları olan muazzam bir varlıktı. En azından omuzuma düşen kar taneleri böyleydi. ‘O günden sonra karın anlamı benim için değişti’ desem kocaman bir yalan üretmiş olurum. Kristal yapıları da olsa kar bildiğimiz kardı işte. Yani yine cızmamın içine sızıyor, ayağımı ıslatıyor, beni üşütüyor, okul yolumu kapatıyordu.

Bir de kış boyu geçirdiğim onca hastalığın müsebbibi yediğim kardan başka birşey değildi. Kar yemek aslında herkesin doğal hakkı. Amma dikkati elden bırakmamak lâzım, dozunu bir kaçırdı mı yataklara düşmek neymiş, gösterir adama.

Büyüklerin kar yiyişi daha bi güzel. Çünkü onlar alelâde bir şekilde yapmazlar bu işi. Önce karın tazesini, temizini bulmak için bir süre gezinirler. Gezinmek istemeyenler ise bu işi genellikle güvendikleri bir çocuğa yaptırır. (Nenemin kar için beni gönderdiğini hatırlıyorum meselâ) Sonra getirilen kar bir tevşiye doldurulur ve içine pekmez boca edilir. Karın yeni giydiği renk elbisesini tahmin ediyorsunuzdur…. Mümkünse kış güneşinin ısıttığı balkonda oturulup, kaşıklanarak afiyetle yenir.

Eskimolar, karın değişik halleri için 20’den fazla sözcük kullanıyormuş. Biz kaç sözcük kullanıyoruz diye merak ettim.
Şimdi bakalım,

qar: kar, genel anlamda.

şilope: sulu kar, vıcık vıcık hali için…

quri qar: kuru kar, [biraz bana ait bir kavram] yerdeki kar katmanının üst kısmı donmuştur. Kar, üzerinde batmadan yürünülebilinir hale gelmiştir. Özellikle soğuk gecelerdeki kar bu durumdadır.

Şimdilik aklıma gelenler bunlar. Ağustos ayında, hele hele küresel ısınmanın bu denli gündemde olduğu günlerde ancak bu kadar oluyor işte. Neyse, kış günlerine ömrüm yeter de çıkarsam, kar için kullanılan ifâdelere eklemeler yaparım inşallah.

Edip Toprak

Okula geç kaldım değil mi?

Reklamlar

“37 Uses for a Dead Sheep”
“Ölmüş Bir Koyunu Değerlendirmenin 37 Yolu”

İngiliz yönetmen Ben Hopkins’in belgesel filmi, özellikle bizim insanlarımızın içini ısıtacak görsel bir anlatım sergilerken, gerisinde tatlı bir tebessüm de bırakıyor.

2006 yılında, Berlin Film Festivali’nde ‘Forum’ bölümünde ilgiyle karşılanan ve Caligari Özel Ödülü de alan yapım, asıl başarısını Kanada’da yapılan Hot Docs Uluslararası Belgesel Film Festivali’nde ‘En İyi Belgesel Film Ödülü’nü kazanarak gösterdi.

Yönetmen Ben Hopkins, son 10 yıl içinde Orta Asya’dan gelmiş küçük sayılabilecek bir topluluk hakkında belirsiz bir gerçeği ele alıp, farklı bir anlatım yolu seçerek etnografik bir belgesel çekmeyi başarmış.

Film, şu an Türkiye’de Erciş‘de soylarını devam ettiren Pamir Kırgızları’nın yakın tarihini anlatmak için dramatik sahnelerin eşliğinde çekilmiş sıradışı bir belgesel.

Kırgızların zorlu yolculuğu

19. yüzyılın sonunda, Ruslar ve İngilizler tarafından, Rus İmparatorluğu ile İngilizlerin idaresi altındaki Hindistan arasında bir tampon bölge olarak kurulan Afganistan, Kırgızların ülkesini Rus, Çin ve Afgan Pamir’i olarak üçe ayırdı. Komünizme her zaman karşı çıkan Kırgızlar önce Çin’e sığındılar, Çin’de Mao’nun iktidara gelmesiyle tekrar Afgan Pamir’ine geri dönmek zorunda kaldılar. 1978’de Sovyetler’in Afganistan’ı işgal etmesiyle de bütün kabile 30 bin baş hayvan ile dağları aşarak Pakistan’a kaçtı.

Sıcak iklime dayanamayan çok sayıda Kırgız ölünce, liderleri Hacı Rahman Kul birçok ülkeye mektup yazarak sığınma hakkı istedi.Dört yıl sonra aynı hafta içinde hem Alaska’dan hem de Türkiye’den olumlu yanıt aldılar. Türk kökenli olan, Türkçe’ye yakın bir dil konuşan Müslüman Kırgızlar Türkiye’yi tercih ettiler ve 1982’de uçaklarla Türkiye’ye getirilerek Van’ın Erciş ilçesine yerleştirildiler.

Çekilen filmde Rus askerlerini Van Devlet Tiyatrosu oyuncuları canlandırdı. Kırgızlar ise hem kendilerini hem de atalarını oynadılar. Hayvancılıkta son derece usta olan Kırgızlar, bir koyundan yararlanmanın 37 farklı yolunu bilmelerine karşın yetişen yeni nesil eğitimi önemseyerek büyük kentlere gitmeyi tercih ediyor. Mesela İstanbul’da internet kafe açmayı düşünen genç bir Kırgıza göre Ulupamir Köyü 30 yıl içinde tamamen terk edilecek.

Bizim “fetir” ne olmuş?

çocuklar erciş çocuk uşağlar

mege…
möhrenin dibinde;
yuğularım qalıp,
gülmem qalıp,
rüyalarım qalıp,
uşağlığım qalıp,
üregim qalıp be, üregim qalıp!

bülmemişem
neblüm!
görmemişem…

mege…
men itirmişem;
qırççê daşimi,
arğadaşimi, qardaşimi,
lebbik için cızdığım
cızgılarimi.

bülmemişem
neblüm!
görmemişem…

mege…
yadımnan gidip
“şöbe” diye bağırmam,
toparağan oynamam,
deqqelliğe inaddaşmam,
bulağlara ağzimi dayamam.

bülmemişem
neblüm!
görmemişem…

mege…
yanım yêrvem çürüyüp,
büssürü zeher ağıp cendegime,
dilim çekilip,
qanım içime dolup,
üzüm qara olup,
başıma baba çığıp.

bülmemişem
neblüm!
görmemişem…

 

Edip Toprak

(orjinal fotoğraf: Ali Dağer-Erciş)


{Erciş Türkçesiyle yazılan bu şiiri,
İstanbul Türkçesine çevirecek kalemler aranıyor…
Tamamının olması şart değil!
Kelimesi kelimesine olması şart değil!
Anlam olarak örtüşmesi yeterli…
Haydi, daha bekliyor musun?
}
😛