Nisan 2007


Balık bendi Erciş İnci Kefalı balıkbendi



Bu balıklar çıldırmış olmalı!!! diye haykırdım beni kolumdan tutup “balık bendi” ne getiren arkadaşlarıma doğru.

-Şuna bakar mısınız? Her biri havada kıvrıla kıvrıla uçuyor gibiler. Yooo, bana bu balıklar normal dedirtemezsiniz, dedim.

Kahkahalar yükseldi… Hatta benimle alay edenler bile oldu. (Çok mu zoruma gitmiş ne?)

Hele ge, birez balığ tutağ.………….. teklifinden sonra, manzara şu şekildeydi;

Paçalarımızı dizlerimize kadar sıvamış, az sonra Van Gölü‘ne karışacak serin suların içine kendimizi bırakmıştık. Sudaki balıklar ayağıma çarpıp çarpıp yollarına devam ediyordu. Evet bunu hissedebiliyordum. Ayağın gıdıklanması gibi birşey. İtiraf edeyim ki ilk başlarda bundan ürkmüştüm. Sonra alışıyor insan. Hem bu hayatta nelere alışmadık ki…

Elimi suya daldırıyorum. Su çok serin. Şimdiki görevim, ayağımın dibinde akan balık sürüsünün masum üyelerinden en azından birkaçını yakalayabilmek. İlk denemem hezimetle sonuçlanıyor. Çünkü bu balıklar acaip hızlılar ve sabun gibi kayganlar. Sonra onlardan daha hızlı olmayı deniyorum, deniyorum, deniyorum…

Bazen herşeye rağmen balığı yakalıyordum, tam arkadaşımın bana uzattığı torbaya atacakken son bir hamle yapıp elimden kayıp, özgürlüğüne kavuşuyordu. Bu çok tuhaf bir duygudurumuna sokmuştu beni. “Hayal kırıklılığı” mı desem, “Hevesin kursakta kalması hali” mi desem, ne desem?

Aslında inci kefalilerin yaptığı bir göçtü. Tek amaçları vardı onların, yumurtalarını tatlı sulara bıraktıktan sonra çok sevdikleri sodalı sulara geri dönmeyi başarabilmek. Çırpınışları, yaydan çıkmış oklar gibi göğe yükselişleri hep bu yüzden.

Ama ben, “Şu balık avını bırakıp da inci kefalilerin bize anlatmak istediklerini düşünelim!” dersem oracıkta beni suya atarlardı arkadaşlarım. Bilmem, belki de arkadaşlarıma haksızlık ediyorum. En azından onların bu balık avı oyununu çok sevdikleri ve çocuklar kadar mutlu olabildekleri her hallerinden belliydi. Ne yalan söyleyeyim, ben de çok eğleniyordum.

Sonrasında, bu mahlukların çılgınlıkları bir tarafa yaptıkları şeyin eşsiz bir mücadele örneği olduğunu kendi kendime söyledim. Bu ne azim, bu ne sabır… Bu estetik manzaraya talip olanlar Erciş-Van yolu üzerinde Erciş Şeker Fabrikası yakınlarındaki balık bendine koşuyor ama ne kadarı balıkların bu göçünü anlamlandırmaya çalışıyor onu bilemem.

Sonra ne mi oldu? Bilindik şeyler… Yakalanabilen balıklar oracıkta pişirildi ve afiyetle yenildi. Herkes günün yorgunluğuyla eve gidip uyudu. Rüyasında ağlar dolusu balık yakaladı.

Eski Erciş Kalesi-Erciş’e Bakış

Kağnı gıcırtısı, at kişnemeleri, çocuk ağlamaları, kuzu melemeleri, kadınların esef dolu yırları… Bugün madavank tepelerinde yankılanan sesler bunlar.

Bir elim çilekeş anamın tendir yanıkları ile dolu, gül desenli, solgun eteğinden tutmuş, bir elim bilmem kaç zaman önce yapılmış o kerti fetire yapışmış gibi. Ağlamak üzere olduğumu anladığım an, fetirden hırs dolu bir ısırık alıyorum. Belki de hıncımı fetirden çıkarıyorum.

Ayaklarımdaki çatlaklar, yüreğimdeki çaresizlik ve ayrılık yaralarından daha az acıtıyor canımı. Bugün herkesin yüzünde bir gariplik var ya da benim gözlerim her yüzü “garip” buluyor.

Kale çöküyor artık, heryerinden su çıkıyor, başımıza yıkılmadan terk edelim, dediler. Biz de terk ediyoruz işte. Ne olmuş yani! Sanki bu ilk göçümüz mü? Sultan Alparslan’ın açtığı kapılardan gelip bu topraklara göç edenlerin çocukları değil miyiz zaten? Hani şu Oğuz boylarının…

Önümde Van Gölü’nün sodalı sularına teslim olmuş Erciş Kalesi, bir yanımda Süphan Dağı… Adı Çelebibağı, adı Erciş, adı Kasımbağı… İşte kale sakinlerinin yeni meskenleri.

Bugün, herşeyi unuttum ben. Yalnız kale diplerinde açan gelincik çiçeklerini, avuç avuç içerken kanamadığım çeşmenin soğuk suyunu, müezzinin asırlık minareye çıkıp okuduğu şu kulaklarımın bir daha duyamadığı ezanı, unutmadım.

Bir de o zamandan kalma şu türkü zaman zaman dilime takılır, içim burkulur. Ama asla ağlayamam. İşte bunlardır bende kalan.

Kalenin bedenleri beden eski beden,
Çevirin gidenleri, ah! Senin derdin neden?




——————————————

Erciş Türkçesinden…
yır: türkü,deyiş
fetir: ekmek çeşidi
kerti: bayat
tendir: tandır

İşte Van Gölü’nün kıyısındaki tarihi belde… Çelebibağı…
Evet, şimdi Erciş’deyiz… Çelebibağı’ndayız…

Akdamar Kilisesi

Evet, Akdamar Kilisesi restore edilip devlet töreniyle açıldı. Kilisesin restorasyonu için 2 milyon 600 bin YTL harcandı.

Ama hiçkimse Akdamar Adası’nın tarihi geçmişini irdeleme zahmetine girmedi. Hem neden böyle birşey yapsınlar ki, neden unutturulan tarihi sayfaların tozuna ellerini bulaştırsınlar ki? Hiçkimse onlara böyle bir iş yüzünden ödül vermez, bunu da biliyorlar. Birilerinin işine gelen tarihi gerçekler(!) ödül almak için kafi…

Şimdi unutturulan gerçekleri hatırlayalım. Akdamar Adası, Ermeni terörünün kol gezdiği yıllarda azgın Ermeni çetelerinin silah depolarından biriydi. Ama daha korkunç bir yönü daha vardı Akdamar’ın… Akdamar, kaçırılan müslüman kadınların tecavüze uğradığı, vahşice katledildiği yerdi.

Ermeniler, esir ettikleri Müslüman kadınları iki sıra halinde aralarına alıp türkü söyleyerek, tef çalarak götürüyorlar; ikide bir; “Korkmayın sizi Van valisi Cevdet Paşa’ya götürüyoruz Cevdet paşa size pilâv ikram edecek!” diyorlardı.
Sonra koro halinde: “Cevdet Paşa et temâşa / Gelinlerin oldu matuşka! (fahişe demek)” diyorlardı.
(Anadolu’da Ermeni Zulmü –II – http://www.ermenisorunu.gen.tr)

Akdamar’a acilen bir şehitlik yapılmasını istiyoruz.

Orada kayıtlara göre kaç kadınımız tecavüz ve işkenceye uğradı? Kaç şehidimiz var, bunların o anıta kazınmasını istiyoruz. Ermeni soykırım iftira gününde bölge halkı olarak, öğrencisiyle, öğretmeniyle, işçisiyle, çiftçisiyle…. o adaya çıkmak ve acılarımızı, haklılığımızı tüm dünyaya haykırmak istiyoruz.

Çok şey mi istiyoruz?